Iğdır Hatırası

Bundan seneler seneler önce, 2000 yılıydı galiba işte o zaman, gitmiştim de Iğdır’ı görünce çok şaşırmıştım.
Büyük şehir unvanına sahip bir ilden kalk sen ülkenin  en doğu ucuna git ve karşına farklı çeşitlilikte insanların olduğu, tarihin ve doğanın torpil geçtiği bir yer çıksın.

Şaşırtmıştı beni işte belki de büyülemişti…Azerbaycan, Ermenistan ve İran’dan oluşan üç ülke ile sınırı vardı ve bu  durumu ile benzersizdi.

Iğdır’a ilk gidişimde Ermeniler tarafından katledilen Türkler için yapılmış olan kılıç şeklindeki Anıt’ı görme ve müzeyi gezme imkanım oldu. Anıt’ın olduğu yer Ermeni sınırının çok yakınındaydı. Komşularımıza hu hu hu diye seslensek duyabilecekleri kadar uzaktaydık sanki.O zaman dikkatimi en çok Ermenistan’ın etrafının geçit vermez dağlarla çevrili oluşu ve kara ulaşım imkanınınsa hep sınırındaki ülkelerinden olabiliyor olmasıydı. Tabi ki bu ülkelerden biri de bizdik. Bu ilk Iğdır seyahatimdi ve hüzünlü bir sonbahara denk gelmişti. Ama benim yaşamım için ikinci bahar olacaktı. Orada ciddi anlamda kötü bir kazadan şans eseri burnum bile kanamadan kurtulmuş ve yeniden doğmuş gibi olmuştum.

İşte o sonbaharın kışında şehir beni tekrar çağırdı ve ikinci kez geldim Iğdır’a. Bu defa şehri gezme imkanım olacaktı ve ben bir kez daha şaşırırken kalbimi ve beraberinde insanlara olan inancım ile güvenimi de artık orada bırakacaktım. İkinci gidişimde fark etmiş olduğum bir ayrıntı ise şehir merkezinin girişinde bana hoş geldin diyen kocaman iki leylek heykeli. Iğdır doğunun en doğusu olmasına rağmen havası ve suyu ile diğer bir çok kuşun uğrak noktası konumunda olduğu gibi en çokta leyleklere ev sahipliği yapmış olması nedeniyle bu kuşlar sembol olmuş kente.  İkinci gidişim Ramazan ayına denk gelmişti. Oruçlu kaldığım günlük süre hiç bu kadar kısa olmamıştı daha evvel. Sabah güneşin çok erken doğduğu akşamın ise hemen olduğu yerdeydim. O ramazan ayı hep ilginçlikler silsilesiyle doluydu. Ramazan ayından iki ayrı akşam ezanının okunduğu başka bir şehir daha var mı ya da hala bu gelenekleri sürüyor mu bilmiyorum da benim en çok dikkatimi çeken konulardan biri de bu olmuştu. İnsan ve kültür mozaiğinin tanımsız ve yaşayan çözümlülük hallerinin örneğini sergiliyordu bu durum.

Oralara kadar gitmişken Iğdır’ın hemen dibindeki eskiden il şimdilerde ilçe olan ve Ağrı dağının eteklerinde duran meşhur Doğubayazıt’ı görmeden gelmek olmazdı. Çok soğuk ve karlı bir kış günüydü ve ilçede beni cezbeden hiçbir yer ve hiçbir şey olmadı diyebilirim. Küçük küçük iş hanları vardı içinde mistik, ilginç ve farklı bir sürü malzemenin satıldığı. İshak Paşa Sarayı’nın buraya yakın oluşu dışında beni çok fazla etkileyen bir durum yoktu aslında. Hava hiç alışık olmadığım kadar soğuk ve her taraf karla kaplıyken, bir deli cesaretidir, görmek istedim sarayı. Nede olsa Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı’da yapılan en ünlü ve eşi benzeri olmayan yapılardan birisiydi. İlçenin 5 km doğusunda bir tepenin en yüksek yerine tabiri caizse kuş yuvası gibi oturtulmuş heybetli ve bir o kadar da ihtişamlıydı. Ben yanında küçüldüm küçüldüm ve küçüldüm…Ben gittiğimde henüz hiç el değmemiş restorasyon çalışmaları o kadar da yoğun bir biçimde başlamamıştı. Belki de son bakir hallerini görmüşümdür. Görkemli özel mimari yapısı, devasa kapıları, haremi, selamlığı, kalorifer sistemi, yemekhanesi, kütüphanesi, cami ve yüzlerce odası ile görülmeye değer bir şaheser olarak değerlendirilen sarayın her yanı ayrı bir gizem barındırıyordu. İşte ben o sarayda tüm ruhumla birlikte kayboldum. Avlularında gezdim, gül bahçelerinde soluklandım, kütüphanesinde kitap okudum…  Saray’ın o heybetli dağa sırtını döndüğünü, küs olduğunu biliyor olmama rağmen herkesin yaptığını yapıp Ağrı’yı surlarından görmeye çalıştım. Belki kimsenin yapamadığını yapar adımı tarihe yazabilirim diye. Saraydan ayrılırken artık hiç üşümüyordum. Kapsından küçük, minik bir insan olarak girmiş ve şimdi bir prenses edasıyla çıkıyordum.  Çıkışta Saray’ın karşısında küçük bir yapı dikkatimi çekti. Oralara kadar gitmişken onu da görmeden dönmek olmazdı bir prensese yakışmazdı. O yapı,  Ahmedi Hani Türbesi’ydi ve girip ziyaretimi de gerçekleştirmiş misyonuna uysun diye Allah’a duamı da tüm kalbimle etmiştim. İnanılacak gibi değil belki ama ettiğim dua ertesi gün gerçek olmuştu. Sanki rüya hatta hayal gibiydi. Bir günün içerisinde ne çok şey yaşamıştı küçücük, minicik ruhum…

   
   

Iğdır benim anılarımda güzel, özel bir yerdedir ve hep öyle kalacak. Hayatta görülmesi gereken yerler listesine dahil edilmesi gerektiğini düşündüğüm nadir yerlerdendir. Gidin görün ve kararı kendiniz verin bence…

Şimdilerde kalbim hala orada değil ebette, ne de olsa köprülerin altından çok sular geçti derler atalarımız. Ama güvenmek ve inanmak konusu bende derin bir kuyruk acısı… Belki bir gün  bugünkü yaşanmışlıklarım ile Saray’ı tekrar ziyaret edersem kuyruk acım azda olsa diner diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir