Çocuk Yürek

Bu güzel görüntü 2015 yılının sonbahar aylarında  Sultan Sazlığı çevresinde fotoğrafçının kadrajına takılmıştır. Sazlığın günümüze kadar devam eden süreç boyunca pek çok kez yok olma noktasına varmış olması ve  halen de bu tehlikeli ihtimalin devam ediyor olduğunun bilinmesi fotoğrafı daha da kıymetli yapmaktadır.

Erciyes Dağı’nın güneybatısında Develi Ovası’nın en alçak kesiminde Develi-Yahyalı-Yeşilhisar üçgeninde bulunan ve adını Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların avlak yeri olmasından alan  sazlık, tatlı ve tuzlu su ekosistemini bir arada bulundurması ile 250’nin üzerinde farklı kuş türüne ev sahipliği yapıyor olması bakımından ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

Fotoğrafın içindeki çocuk figürünün doğallığı ve buradan yüreğindeki sıcaklığı hissetmem beni bambaşka yerlere götürebildi.

Farklılıklardan korkmamak, kendi dünyasında ve tamamen özgün ve fazlasıyla meraklı olmak o yüreğin içindedir. Bu kocaman yürek yağmur çamur  dinlemez. Kirlendim eyvah demez ve kirlenmiş duygulara yabancıdır. Bulmuştur bir güzellik her zaman oynayacak, oyalanacak ve keşfedecek. Sonunu asla düşünmeden, korkusuzca ve her zaman kahramanca. Bu yüreğe cinsiyet, dil, din, ırk, renk gibi  ayrımcılık içerikli duygular dolmamıştır henüz.

Çocukluğumuz apartman ve toplu yaşam alanlarına sıkışmadan önce oyunlarımız farklıydı oyuncaklarımız gibi. Oyunlarımız kendi hayal dünyamızın uydurmaları ve oyuncaklarımız doğada her daim bulunan taş, toprak, sopa ve benzeri şeylerdi. Oyun mekânlarımız değişime uğramamış sokaklar, bahçeler, tarlalar ve bulabildiğimiz her yerdi. Bazen dağların eteklerinde, yeşille mavinin, toprakla suyun sarmaş dolaş olduğu alanlardı. Güvenlikle ilgili hiçbir endişemiz yoktu. Çocuktuk ya, korkusuzduk işte; bir bakmışsınız yüksek bir ağacın tepesine tırmanmışız, bir bakmışsınız içinde ne olduğunu bile bilmediğimiz çamurun içine dalmışız. Çocuk dünyamızın yaratıcılığına bırakırdık kendimizi.

Bir su birikintisi ya da dereden karşıya geçerken en tehlikeli olan yeri seçip kollarımızı iki taraf açarak atladıktan sonra karşı taraftaki yeşilliklerde uzanıp, taklalar atabilirdik. Deredeki gölgemizle dalga geçip dağa göz kırpıp ben senden daha güçlü ve heybetliyim seni yenerim derdik. Dalından dereye düşen bir elma bizi o kadar heyecanlandırırdı ki peşinden duracağı yere kadar anlamsızca deli gibi koşabilirdik.

Kar, kış, yağmur, rüzgâr, keskin sıcak ya da soğuk havanın hızımızı kesmeye ve hayal dünyamızı daraltmaya gücü yetmezdi. Yağmur yağarken bir araya toplanan çocuk kalpler, bir süpürgeye kıyafet giydirip bazen şapka bazen yazma takıp iki de kol uydurarak udu gezdirir ve kapı kapı dolaşıp pilav malzemesi toplarken sırıl sıklam ıslanıp pişen pilavı hep birlikte yerken acayip mutlu olurdu.  Beyaz bir yorgan gibi kar her yanı sarmışken saatlerce özenerek uğraşıp kardan adam yapar ve biten eserimizi iki dakikada kartoplarının hain saldırısıyla keyifle yıkarak kartopu savaşı ile birlikte yağan karın için de debelenirken gülen yüzlerimizden mutluluğumuz okunurdu. Rüzgâr bizim koşmamızı engelleyemez, soğuksa bize vız gelirdi. Korkunç sıcaklar için de hep bir soğuk dere bulunurdu. Çok fazla oyuncağımız yoktu belki ama sınırsız hayal gücümüz vardı ve uydurduğumuz oyunlarımızın sayısı pek çoktu.

Bayramlar, düğünler ve toplu yapılan tüm eğlenceli eylemler çocuk kalbimizin yerinden çıkacak gibi atmasına neden olabilirdi. Çok küçücük bile olsa yeni olan herhangi bir şeyin hediye olarak alınma ihtimalini düşünmek uykularımızı kaçıracak kadar heyecan duymamıza sebep olabilirdi. Çocuk kalplerdik ve hep öyle kalmak isterdik belkide.

Köy ya da bazı ilçelerde yani kırsal kesimde çocuklar bugün hala  o kocaman yürekleriyle oyunlar tasarlayıp oyuncaklar icat ediyorlardır diye düşünüyorum. Bu düşünce ile birlikte şehirleşmenin betonlaşma olarak anlaşılmadığı zamanları hatırlayarak gözümden hüzün damlaları süzülürken burnumun da direği hafiften sızlıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir